http://lambadakicin.com/wp-content/uploads/2022/12/reklamalani2.gif

İran–ABD–İsrail hattında başlayan yeni savaş dalgası, klasik bir askeri çatışmanın çok ötesine geçmiş durumda. Bu artık yalnızca füze menzilleriyle ölçülen bir savaş değil; rejimlerin varlığı, devletlerin geleceği ve milyonlarca insanın yarını üzerine kurulan büyük bir hesaplaşma.
Savaşın ilk saatlerinde üst düzey komuta zincirinin hedef alınması, askeri literatürde tek bir anlama gelir:
Amaç yalnızca caydırmak değil, sistemi felç etmektir.
Bu nedenle bugün sorulan en kritik soru şudur:
İran rejimi ayakta kalabilir mi?
Ama belki daha doğru soru şu olmalı:
Rejim ayakta kalsa bile toplum ayakta kalabilecek mi?
Geçmiş Ortadoğu savaşlarında sınırlar tartışılırdı.
Bu kez tartışılan şey yönetim biçimi.
ABD yönetiminin açık şekilde “rejim değişmeden savaş bitmez” söylemi, çatışmayı diplomasi alanından çıkarıp varoluşsal bir mücadeleye dönüştürüyor. Böyle bir denklemde geri adım atmak, taraflar açısından sadece askeri değil siyasi intihar anlamına geliyor.
Bu yüzden İran açısından savaş artık savunma refleksi değil, hayatta kalma refleksi.
Ve hayatta kalma refleksi devreye girdiğinde devletler rasyonel değil, maksimal davranır.
İsrail’in coğrafi büyüklüğü yaklaşık 21 bin kilometrekare.
Bu gerçek, modern savaşta stratejik bir kırılganlık yaratıyor.
Yoğun füze saldırıları, ekonomik hayatı birkaç gün içinde durdurabilir. Enerji, ulaşım ve iletişim altyapısı hedef olduğunda savaş cephede değil şehir hayatında hissedilir.
Modern savaşların en sert gerçeği budur:
Artık askerler değil şehirler hedef oluyor.
Ve şehir hedef olduğunda kazanan taraf olmaz.
Hasar kadar algı da yönetilir.
Kaybedilen bina değil, kaybedilen psikolojidir.
Geçmiş çatışmalarda tarafların uğradığı zararların dünya kamuoyuna sınırlı yansıtılması, savaşın artık yalnızca askeri değil psikolojik üstünlük mücadelesi olduğunu gösteriyor.
Bugün füze kadar güçlü bir silah varsa o da bilgidir.
Tarih bize üç temel faktör söyler:
Rejimler çoğu zaman dış saldırıyla değil, iç yorgunlukla çöker.
Eğer savaş uzun sürerse;
askeri kayıplardan daha belirleyici olur.
Bu nedenle savaşın süresi günlerle değil, toplumun sabır eşiğiyle ölçülür.
En kritik eşiklerden biri şudur:
Bir ABD uçak gemisinin ciddi zarar görmesi ya da bölgedeki Amerikan üslerinin ağır kayıp vermesi, çatışmayı bölgesel olmaktan çıkarır.
O noktada savaş:
enerji krizine
küresel ekonomik sarsıntıya
yeni bloklaşmalara
dönüşür.
Petrol fiyatı yalnızca ekonomi meselesi değildir; ekmek fiyatına kadar uzanan zincirin ilk halkasıdır.
Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşında izlediği denge politikası, bugün yeniden kritik hale geliyor.
Çünkü Türkiye için mesele taraf seçmek değil:
Savaş büyüdükçe Türkiye coğrafi olarak cepheye yaklaşır.
Diplomasi burada bir tercih değil, zorunluluktur.
Tarih acı bir gerçeği tekrar tekrar gösterir:
Savaşlarda;
Ama değişmeyen tek şey vardır:
Sıradan insanların kaybı.
Bir çocuk için savaşın ideolojisi yoktur.
Bir anne için jeopolitik denge anlam ifade etmez.
Elektriğin kesildiği, suyun bulunamadığı, geleceğin belirsizleştiği her şehir aynı kaderi yaşar.
Bu savaşın en tehlikeli yanı, tarafların geri çekilemeyecek kadar ileri konuşmasıdır.
Çünkü bazen savaşlar silahlarla değil, kurulan cümlelerle kaçınılmaz hale gelir.
Ve unutulmamalı:
Rejimler yıkıldığında tarih yeniden yazılır.
Ama savaş çıktığında insanlık yeniden yaralanır.
Bugün Ortadoğu’da yükselen duman yalnızca bir ülkenin değil, dünyanın geleceğine doğru yükseliyor.
Sorulması gereken soru artık şu:
Bu savaş kim kazanacak değil…
Bu savaş bittikten sonra kim normal bir hayat sürebilecek?
Lambadaki Cin Nijat Ayvaz
GENEL
2 gün önceGÜNDEM
2 gün önceGENEL
2 gün önceGÜNDEM
3 gün önceGÜNDEM
3 gün önceGENEL
4 gün önceGÜNDEM
4 gün önce
1
Trump’tan seçim sonrası ilk mülakat
8197 kez okundu
2
HAVASI ÇABUK SÖNDÜ: “ŞİŞİRİLMİŞ BALON” GERÇEKLERLE PATLADI!
5489 kez okundu
3
Avusturya başbakanı Sebastian Kurz ile ilgili bilinmeyenler
5046 kez okundu
4
CÜNEYT YÜKSEL SESSİZLİĞİNİ BOZDU
4781 kez okundu
5
YÜCEER’den Sert Rest, “KAPI ORADA”
4280 kez okundu